Aşk Size Sahip Olmadığınız Şeyi mi Veriyor?

Yazıda asırlardır süregelen “Aşk nedir?” sorusunu ele alıyor.

Aşk hakkında konuşurken aslında ne hakkında konuşuruz? Tutkunun yanan ateşleri mi, uzun süreli bir birlikteliğin sıcak hoşnutluğu mu yoksa anlık bir bağlanma hissi mi? Gücümüzden mi yoksa zayıflığımızdan dolayı mı seviyoruz? Felsefe lisansımı yaparken aşk felsefesi üzerine bir ders aldım ve beni en çok etkileyen şey, aşk nedir ve nerededir sorusuna verilen cevapların nasıl değişiklik gösterdiği ve çoğu düşünürün onu ne kadar az tanımlayabildiğiydi. Lacan, bu soruyu geçen yıl Polity tarafından ciltsiz olarak yayınlanan 8. Seminer’de ele alıyor.

Aşk Size Sahip Olmadığınız Şeyi mi Veriyor?

Aktarım Lacan’ın ilgilendiği temel meseledir fakat dillere destan, dolambaçlı ve karmaşık düşünme şekline yaraşır biçimde, Seminer boyunca geniş bir konular dizisini ele alıyor. Diğer şeylerin yanı sıra 8. Seminer, Platon’un Sempozyumu’nun aykırı bir okuması, Lacan’ın hadım edilme ve “fallus”un işlevi hakkındaki düşünceleri, Paul Claudel’in bir oyun üçlemesinin edebi incelemesi ve analistin tedavi içindeki rolüne ilişkin bir değerlendirmeyi de içeriyor. Seminerin tam olarak anlatılması sayfalar sürebilir fakat ben sadece birkaç ilgi çekici noktayı vurgulayacağım.

Aşk size sahip olmadığınız şeyi verir

Bir insan aşık olmaya başladığında sevdiğine sunması gereken şey hayatında bir şeyin eksik olduğu ve sadece sevdiklerinin doldurabileceği bir boşluk olduğu gerçeğidir. Karşılıksız sevgiyi bu kadar acı verici kılan da budur çünkü eksik olan şeyin ne kadar farkına varırsak, eksikliğimizi giderebileceğini düşündüğümüz kişinin ardından o kadar çok özlem duyarız. Öyleyse, böyle bir konumda olan herkesin kolayca onaylayabileceği gibi, bir ilan-ı aşk bizi derinden savunmasız kılar. Başkalarına onları sevdiğinizi söylemek eksik olduğunuzu kabul etmektir ve sizin de onların ihtiyaçlarını karşılayabileceğinizi ummaktır.

Her zaman hatırlatmışımdır, son çözümlemede aktarımın yineleme zorlantısı (kompülsiyonu) olduğu gerçeğinden yola çıkmalıyız

Lacan, doyum eksikliği ve doyum umudundaki dinamiğin benzerini aktarım olgusunda bulur. Freud’un yineleme zorlantısı kavramı, asıl travmanın izlerinden kurtulmak için çabalamamıza rağmen travmatik bir olayı ya da durumu tekrarlama eğilimine sahip olmamız konusundaki izlenimlerinden ortaya çıkmıştır (her zaman aynı tacizci partner tipiyle çıkan birini düşünün). Lacan’a göre, geçmişi tekrarlama isteği danışma odasında meydana gelen durumdur. Böylelikle analistin mevcudiyeti durumunda geçmişi tekrarlama ihtiyacının yorumlanması, tedavinin ana odağını oluşturur. Bu durum terapi dışında geçmiş ilişkilerin yükünü yanımızda nasıl taşıdığımızı ve mevcut deneyimlerimizi geçmişin ışığında yorumlamamız konusunda nasıl bir eğilimimiz olduğunu da açıklıyor.

Hatta şunu söyleyebilirim ki, belirli bir noktaya kadar analistin kavrama eksikliği onun anlayışına olan aşırı güvenine tercih edilebilir

Lacan’ın anlayışına göre, terapist, hastanın sevdiklerine benzer bir pozisyonda bulunur çünkü hasta, terapistin en çok ihtiyaç duyduğu şeye sahip olduğunu düşünür. Bu durum, terapisti büyük bir güce sahip olduğu bir konuma getirir ve sınır ihlallerinin hastaya neden bu kadar zarar verebileceğini gösterir. Hasta terapistten bir şey ister ve aktarımsal yineleme zorlantısı, hastanın terapisini arzu nesnesi olarak görmesine neden olur. Böylelikle başarılı bir terapi, terapistin bu dinamiğin farkında olmasını, onu kendi çıkarları için değil hastayı iyileştirmek için kullanmasını gerektirir. Lacan, bu kırılgan dinamiği, terapi yapmak isteyen herkesin önce neden kapsamlı bir terapiden geçmesi gerektiğinin asıl nedeni olarak görür.

Yazar: Jonathan Foiles
Çeviren: Şeyda Arslan
Çeviri Editörü: Cemre Yılmaz
Kaynak: Psychology Today

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir