Yaşam

Din ve Bilim İlişkisi

Herkese merhabalar. Çok ağır bir mevzubu. Benim yaklaşık 40 senelik problemim, üstüne birkaç sene daha ilave ederseniz total yaşım çıkacak ortaya.

Konu: Bilim mi inanç mı?

Biz hakikate nasıl gideceğiz?

Ne yapacağız?

Hasbel kader yolda bilim adamı da olunca bu konular üzerine kafa yormak ile geçen bir ömür söz konusu. Halâda devam ediyor.

Konunun henüz başlarındayım. Bu konuyu konuşmak zor ama ona çok akraba olan, benim için aynı süredir devam eden bir başka problemle başlayabilirim.

Futbol;  yıllardır herkes bana derslerde konferanslarda önce hangi takımı tuttuğumu soruyor. Takım tutmadığımı söyleyince genellikle ufak bir şaşkınlık oluşuyor. Benim anlamadığım konu şu baştan beri; ben Ankaralıyım, takım tutma muhabbeti başladığında sorduğum insanların çok büyük bir çoğunluğu İstanbul dışında doğmuş olmalarına rağmen İstanbul takımlarını tutuyorlar.  4 büyüklerin dörtte üçü İstanbul takımı. Burada size tek tek sormayacağım ama büyük bir çoğunluğumuz muhtemelen İstanbul takımını tutuyoruzdur, eğer futbol taraftarı isek. Futbol takımının niye tutarız acaba?

Araştırmalarım sonucunda şuna vardım;  ailesinin anne ya da babasının tuttuğu futbol takımından farklı bir takım tutan, taraftarı olan var mı aramızda?  Arada bir oluyor.  Ama genellikle anneden babadan bir şey görüyoruz, üstümüze bir forma geçiyorlar, kendimizi o takımın taraftarı buluyoruz. Hatta bazımız bunun için hayatını riske edebiliyor.  Mesela Fenerbahçe stadına maça gidiyor.  Allah kolaylık versin. Ben oradan arabayla geçerken bile canım tehlikede.

Şimdi bu konu ile niye başladık. Benim için benzer bir soru var; hangi dine mensupsunuz?

Dünyadaki insanların büyük bir çoğunluğu %90 ından fazlası bir dine bir inanca mensup olarak gözüküyor. Hepimizin sonuçta şu ya da bu şekilde bir inancı var. Ve ben genellikle şu soruyu sormayı seviyorum; ailesinin dini inancından başka bir dini inanca sahip olan var mı?

Ailesinin ismen falanca inanca sahip olması ama sonra kendisinin başka bir inanca geçmesi, ya da işte inançsız olması falan gibi bir durum var.

İlginç bir şekilde biraz futbol takımı tutmayabenziyor. Hatta bundan biraz daha bağlıyız, din söz konusu olunca. Futbol takımından biraz daha fazla bağlılığımız var.

Din her şeyin anlamı. Dünyayı anlamlandırmanın bir yolu. Ve çoğu insana sormadan önce ben kendime çok kritik bir soru sordum. Ve ben bunun doğru olduğunu nereden biliyorum?  Bir  dine inanıyorum. Peki bunun doğruluğu nereden menkul? Nereden biliyorum bunun hak din olduğunu? Şimdi bu soruyu sormanın aslında haklı bir gerekçesi var. Muhtemelen çok kişi kendi kendini soruyordur.

Dünyadaki taraftar sayısına göre büyük dinlerin bir grafiği kabaca en kalabalık hristiyanlık, İslam, inançsızlık sonra Hinduizm vesaire.

Onlarca, yüzlerce din var yeryüzünde. Ve bunların dört büyükleri var. Bu dört büyükleri koyarsak şöyle grafiye: 2.2 milyar Hristiyan, yaklaşık 1.8 milyar Müslüman, 1 milyar inançsızlar ve 1 milyar Hindular.

Büyük bir çoğumuz ailemizden gördüğümüz dini inançla yaşamaya devam ediyoruz. O  dini inancı uygulayarak cennete gideceğimizi düşünüyoruz. Ama diğer dinlerde olanlara diyoruz ki ‘yazık’.

Fakat istatistiksel olarak insanların çoğunun Hristiyan olma ihtimali çok yüksek. Çünkü orada daha fazla aile var. İslam 2. seçenek. Bayağı yüksek bir ateist ailede doğma oranı var. Yani neticede, şans faktörünün çok ciddi belirleyici olduğu bir durum var ortada.

Bu noktada kendime sorduğum soru şuydu; arkadaşım seni bu kadar şanslı yapan şey ne? Hak dinin içine doğmuşsun. Hiç de ekstra bir şey yapmıyorsun. Zaten anne, baba, dede,herkes bir şeyler yapıyor. Tak dedin cennete gidersin, ne güzel. Ama beni bu kadar şanslı yapan şey ne?

Milyarca insan içerisinde ben neden bu kadar kısmetli ve özelim? Dikkatinizi çekiyorum, bütün her şeyi Allah’ın yaptığına inanan bir insan olarak, böyle bir ailede doğmama da Allah karar vermiş netice itibariyle. Niye acaba bu kadar seçilmişim?

Pek öyle değilmiş. Biraz daha düşünmeye başlayınca, ortaya başka sorular çıkmaya başladı. Mesela ben İslam inancına sahibim. Bir Müslümanım. Adı Müslüman olan kaç kişiyle acaba gerçekten birebir aynı inanca sahibim? Bunu sorgulamaya başladım.

Yani Müslüman dediğim insanlarla ya da Hristiyan dediğiniz insanlarla ne kadar ortak bir inanca sahipsiniz? Ben bunu inancım gereği, İslamın temel kitabı olan Kur’an-ı Kerim üzerinden bakarak çözmeye çalıştım.

Orada ilginç bir ayet, bir uyarı var.

Diyor ki: “Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın”( bir ip söz konusu )“ Ve fırkalara bölünüp parçalanmayın, Allah ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın” şeklinde Ali İmran suresinde böyle bir uyarı var.

Allah’ın ipi nedir? Bilmiyoruz.  Biraz soyut bi ifade.

Ama şuanda Dünya üzerindeki İslam ümmetine baktığımız zaman, Wikipedia grafiğine göre;  ana mezhepler. Bunların özellikle sünni ekolüne ait hak mezhepler diye sünnilerin genellikle ifade ettiği; Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafii mezhepleri üstte.

Diğer renklerle;  İsmail’i, Caferi, Zahidi ve diğerleri. Biliyoruz ki onlarca farklı daha alt fraksiyon var. İşin enteresan tarafı tamamı Kur’an-ı Kerim’e inanıyorlar.

Kur’an-ı Kerim merkezli bir İslam inancına sahipler. Ama çoğu birbiriyle savaş halinde ve hatta hak mezhepler dediğimiz mezheplere yakından baktığınızda, bunlar arasında bile detay ve uygulamada çok fazla fark var. Birinde bir şey yaparken namazın bozuluyor. Öbüründe bozulmayabiliyor. Enteresan farklılıklar var. Aramızda hangi dine bakarsanız bakın, ben İslam’ı bildiğim için onun içinden konuşuyorum. Hristiyanlık ta 10.000 in üzerinden mezhep olduğu söyleniyor.  10.000 üzerinde farklı mezhebe ayrılmış.

‘Gerçek İslam bu değil!’ Bu lafı bilmiyorum kaç kere söylediniz. Mesela Fransa’da bir bombalama oluyor,  İşid orada kafa kesiyor,‘ gerçek İslam bu değil’. Bu ne demek ihtiyacı hissediyoruz. Adam da diyor ki;‘ gerçek olan bu, benim kanıtım var, kafa kesiyorum’ diyor. Mesela gerçek bu değil diyerek zaman kaybediyoruz.

Bakıyoruz bizim aynı isimle inandığımız dine inanan başka mezhepler, tarikatlar, ne varsa, onlar bambaşka hayatlar yaşayabiliyor. Ama isim hep aynı. Hep Müslüman, hep Hristiyan, hep Yahudi vesaire.

Bu çeşitlilik bize ne anlatıyor?  Ben din tarihi uzmanı, politika uzmanı ya da Dünya dinleri konusunda çalışma yapmış biri değilim. Ama ben bir biyologum. Kendime ve tabiata baktığım zaman çeşitliliğin ana kural olduğunu görebiliyorum.

Canlıların üç buçuk milyar yıl önce başlayan büyük Destanı’nı ele alalım. Biz bunun içinde bir yerdeyiz ve bu soy ağacının tarihine bakarsanız, olası bütün çeşitlerinden elenerek, en uygunun hayatta kaldığı muhteşem bir senfoni görürüz. Ve bu ağaçta yalnızca 1 piksellik bir yer işgal ediyoruz. İnsan dediğimiz tür,‘homo sapiens’ olarak.

Şu anda 10 milyon türden sadece bir tanesiyiz. Bu çeşitlilik canlının ve evrenin adeti. Yani iki tane insanın aynı olmadığını parmak izi görmüş herkes zaten biliyor. Fakat, öyle bir kilitleniyoruz ki bazen, fikirlerimize öyle bir sabit kalıyoruz ki, birçok varyasyonu ve birçok gerçeklik versiyonu olduğunu bilmemize rağmen fikrimizi değiştiremiyoruz.

Çünkü rahatlığı seviyoruz. Rahatlık ve konfor bizim harekete geçmemizin önündeki en önemli engellerin başında geliyor. Bizim suçumuz değil canlılar aleminde her yerde bu var. Hiçbir hayvan rahat olduğu yerden hareket etmez.

Ama insanın sanki bir farkı var. Biz, insanı farklı yapan bu özellikler sayesinde, aslında bugün konuştuğumuz bu şeyleri konuşuyoruz. Bu konfor devresi bize büyük rahatlık sağlıyor. Verilene inandığınız zaman hiçbir probleminiz yok. Zihin mesaisinden müthiş tasarruf ediyorsunuz. Şöyle iken böyle, o zaman tamam. Her şey çok güzel.  Stresiniz düşüyor, büyük bir rahatlık hissediyorsunuz.

Bunu terk etmek kolay bir şey değil. Soru sormaya başladığınız anda arıza başlayacak. Stres hormonlarınızın miktarı artacak. Ama insan o 10 milyon türün arasında tektir. Soru soran, sorgulayan. ‘Bunu nereden biliyorum?’ sorusunu kafasında evirip çeviren. Kendi düşüncesi üzerine düşünebilen, kendi sınırlarını aşabilen ve akledebilen. (Akıl Arapça ip anlamına geliyor Devenin ayağına bağlanan ipten geliyor.)

Akletmek, meseleler arasında bağlantı oluşturup, bütüncül bir sonuca varabilmek anlamında bir terim. Bu da bu anlamda sadece bizde olan bir özellik. Kuşlara, zürafalara, maymunlara, böceklere bakın. Mesela kuşların bacakları var, kanatları var. Ama şöyle bir kuşa ben hiç rastlamadım;‘ ya benim bacağım da var, yürümekte güzel, hem sporda sağlıklı, ben uçmayacağım bu aralar, hep yürümek istiyorum’. Kanadı varsa uçmak zorunda! Kanadı olan bir kuş uçmuyorum diye bir tercih kullanamaz.

Ama insan burada da müstesna. İnsan kendisine verilen donanımı hiç kullanmayabiliyor. Böyle bir özgürlüğü var. Hiç kullanmayan var. Akletmeyi, sorgulamayı, düşünmeyi, ‘nereden yanlış yapıyorum,bir hata mı var,’ demeyi insan yapmayabiliyor. Böyle bir yeteneği olmasına rağmen, bunu kullanma özgürlüğüne de sahip tek canlı. Ben böyle bakıyorum. Bu perspektifle başladım bu mevzuya.

‘Bilim ve inanç’ meselesi,insanlık tarihi açısından çok yeni bir sorunumuz aslında. Birkaç yüz senelik mevzu. Çünkü, bilim çok yeni bir şey zaten. Ondan önce bilgi,tabiata ve hayata bakarak, gözlemleyerek, bilimsel metot olmadığı için birtakım bilgilerle yaşıyorduk.

Ama şimdi ortada enteresan bir sıkıntı var. İnançtan konuşacaksam, en iyi bildiğim yerden konuşmam lazım. Ben İslami kitaba, Kur’an’a baktığımda, çok uzaktan baktığımda hepsini okuyup, biraz iki adım geri attığımda ‘ya bu kitap bana ne diyor’diye baktığında, bana bunları söylüyor:

Kur’an öyle hayata dair çok sert şeyler söylemiyor, akletmek, aklını kullanmak, bilmek, öğrenmek, özellikle ayetlere bakmak diye bir terim çok sıklıkla  geçiyor. Öğrenmekle ilgili çok ciddi bir baskısı var. Devamlı olarak bir şeyleri öğrenmemiz, bilmemiz gerektiğini söylüyor. Ayet dediği terimlerin, ne demek olduğuna baktığınızda ise,‘yaratılmış her şeyin bir ayet’ olduğunu ifade ediyor.

Mesela bir manzaraya baktığımız da, aslında ayetlere bakmakta olduğumuzu söylüyor. Onlara ayet gözüyle baktığımızda, bambaşka şeyler görebileceğinizi söylüyor.Tekniğiniz daha çok gelişmiş ise, mesela modern biliminiz varsa, daha inceliklere doğru baktğınızda daha muhteşem şeyler görebiliyorsunuz. İnsan aklının ürünü matematik gibi mesela. Böyle araçlarımızla çok daha acayip şeyler görebiliyoruz.

Ama hepsinden en ötesi, ayetlerin en kompleksi olan insan. İnsana bakmayı,özellikle de kendimize bakmayı bize sıklıkla vurgulayan bir kitapla karşı karşıyayız.

Allah’ın ipi. Benim için bu bakış. Eğer bu bakış  kaybolursa ip kopar. Peki bizde ip nerede koptu? Bana sorarsanız aşikar olarak kopmuş. Biz İslam toplumları olarak ( çok yerel konuşuyorum ) çok fazla etrafımıza ve detaylara bakmaz olduk. Ve bence, biz ipi burada kopardık.

İslam’da orijin itibarıyla, ( aslında benim iddiam bütün dinlerde özellikle semavi dinlerde ) bilim ve din arasında bir ayrım hiçbir zaman yoktu.

Biz bu ayrımı sonradan, tanımlarımız gereği ‘işte dini ilahiyatçıya, bilimi bilim adamına’ bırakarak bir şekilde biz yaptık.

Nereden biliyorum?  Yapılmış örneği var:

800 ila 1200 yılları arasında, Beyt’ül Hikme dönemi dediğimiz dönemde enteresan işler başladı. Abbasi halifesi 2.Memûn’un kurdurduğu çeviri çalışması ekibi, daha sonra dünyanın kaderini değiştirecek bir enstitüye bir araştırma merkezine dönüştü. Bugün üniversitelerde cübbe ve kep törenlerimiz dair her şeyi, aldığımız orijin aslında bir çeviri çalışması ile başladı. Bu çeviri çalışma sonucunda yapılan medeniyet ve bilgi transferi, Arapça diline tercüme edilen büyük eserler sayesinde isimlerini çok iyi bildiğimiz, kendileriyle sık sık gurur duyduğumuz büyük bilginlerin yetişmesini sağladı. Ve bu büyük bilginler bugün, modern bilimin de temellerini oluşturan ilk çalışmaları yaptılar.

Ama bu insanlar ilahiyatçı ve bilim adamı olarak ayrılmamışlardı. Burada fetva verirken, orada deney yapıyorlardı. Dolayısıyla bilgi bütündü ve bu bütün içerisinde hakikati anlamaya çalışıyorlardı.

Ama son 400 yıldır sistemli bir bilim yok İslam dünyasında. Bilim insanları var. İlginç çalışmalar var. Ama sistemli bir bilim geleneği oturmamış. Bugün batı medeniyeti kaynaklı olan bir modern bilim anlayışı, dünyaya tabiri caizse hükmediyor. Bu karikatürize edilmiş şekliyle çok görüyoruz.

Örneğin; kilise, bilim arasındaki kavga, engizisyon yok, dünya merkezdir, güneş dönüyor dünya dönüyor..

Bu kavga sürekli yapılıyor. Biz de diyoruz ki,‘ya bu Hristiyan Kilisesi böyle’ falan. Sadece Hristiyan Kilisesi’nin sorunu değil. Bizim buralarda da, 3. Murat’ın verdiği parayla 1575 de kurulup, 1580 de yine 3. Murat’ın,  Şeyh-ül İslam tarafından razı edilmesi sonucunda’melekleri dikizliyorlar, uğursuzluk gelecek’ diye top ateşiyle bir gecede yıktırdığı, Tophane’deki Gözlemevi de aynı kadere kurban gitti.

Bir şekilde inançlarla bilginin arasında bir sorun var. Ve bu, bütün topraklarda yaşandı. Batıda çok daha sert yaşandı. Batı bu mücadeleyi bir şekilde, hayatının varlık nedeni haline dönüştürdü bir dönem.

Sonuçta bugün ortaya, modern bilim diye bir şey çıktı.

Biz de, bugün onu yapıyoruz. Ben de modern bilimin çalışanlarından bir tanesiyim aslında. Bize çok şey kazandırdı. Mesela, dünyayı bambaşka açılardan gördük. Kendimizi de bambaşka açılardan gördük.Yaşamın sırlarına yaklaşmaya başladık. Artık vücudumuzun nasıl çalıştığı, nasıl meydana geldiği konusunda çok şey söyleyebiliyoruz.

Kainatın en kompleks problemi olan, beyine girdik. İşte ben bu konuyla ilgili çalışma bahtiyarlığı bahşedilmiş bir insanım. Ve yapayını yapmaya kalkıyoruz. Yani zekanın, zihnin yapayını üretecek kadar ilerledik. Ama bir şeyler de kaybettik. Bence özellikle dünyanın canına okuyoruz. Çünkü yarınını düşünmeyen, insanın mahiyetinden habersiz, bütünü göremeyen, indirgemeci bir bilim var elimizde.

Yapabildiğimiz için yapıyoruz çoğu şeyi ve darmadağın ettik ortalığı. Acaba bunun başka bir versiyonu var mıydı? Biz bırakmasaydık, atalarımız bu işe biraz daha ilgi gösterseydi, acaba nasıl bir bilim olurdu bugün? İnsan ayağının basmadığı yerlerde, hayvanlar insan çöplerinden ölüyorlar. İnsan çöpleri, insan ayağının basmadığı yerlerdeki hayatı tehdit ediyor. O kadar fazla yayılmacı ve dağınık bir durumdayız.

Gelelim ana soruna.

Bu ikisinin arasında bir çizgi çekmek gerektiği söyleniyor.

Katılıyorum. Bilim ile din ayrı alanlardır.

Fakat, bilim ile din aynı gerçekliğin farklı insanlarla açıklanma biçimidir. Birbirlerine düşman ya da rakip değildirler. Müthiş tamamlayıcılıkları vardır, eğer ikisinin de diline yeterince hakimseniz. Din ve bilim kavgası olduğunu düşünenler ya bilimi bilmezler ya da dini bilmezler. Ama en yaygın ihtimal malesef ikisinide bilmezler. Dolayısıyla, ciddi bir sıkıntı çıkıyor. Bilim, bugün bizim en önemli bilgi kaynağımız diye düşünüyoruz. Hatta bazısına göre, tek bilgi kaynağımız.

Ama bugün, yine bilim, bize başka bir şey söylüyor. Bizim, aslında duygularımız bir bilgi kaynağı. Bize bir şeyler yaptırıyor. Sezgilerimiz var, özellikle zamanla ve yaşla gelişen sanatımız var. Olmayan soyut düşüncelere, somut eserler haline getirebiliyoruz. Bu da aslında bir bilgi kaynağı. Binlerce yıldır aldığımız bilginin önemli bir kısmı bu. Anlatılar, hikayeler, masallar, mitolojiler.

Binlerce yıldır gelen büyük anlatı kaynakları. Ve eğer inanıyorsanız, vahiy. Vahiy, göksel bilgi anlamında, kaynağı bu dünyada olmayan, yaratıcıdan gelen bilgi anlamında. Bunların hepsi insan için bir bilgi kaynağı.

Ama bana sorarsanız bilim biraz özel. Taraf  tutacağım, çünkü benim mesleğim bilim. Bilim neden özel?

Size tartışabileceğiniz bir çerçeve sunar. Bilim size bir zemin sağlar. Bu zemin üzerinde vahiyi de konuşabilirsiniz, masalı, mitosu da konuşabilirsiniz. Duyguları da, içimizi, dışımızı..Her şeyimizi bilim aracılığı ile daha iyi anlayabiliriz.

Bilim, sonuçları değil, nasıl bakacağımıza dair yöntemleri söyleyen, çok güzel bir hediye bence. Bugün eğer ait olduğumuz şeyi tekrar yapacaksak, ilk adım cesaret edeceğiz. Düşünülmemiş, yapılmamış çok şey var. Herşey batı dünyası tarafından yapılmış değil. Her şey bilim adamları tarafından bulunmuş değil. Her şey ilahiyatçılar tarafından anlaşılmış değil.

Dolayısıyla, cesaretle tekrar bakacağız. Cesaret ettikçe, bakışımız genişleyecek. Yani basiretimiz artacak. Daha fazla bağlantı görmeye başlayacağız. Basiretin artışı, bize gösterilmeyen bağlantıları görebilmeyi sağliyacak ki buna feraset deniyor. ( Feraset kelimesi, bizim kültürümüzde at görüşünden gelir. İsim olarak atlar geniş gördüğü için faras-at sözcüğünden türetilmiştir. ) Feraset geliştikçe hikmetle bakıp hikmetle karar verebileceğiz. Hikmet doğru ve yanlışı bilgece birbirinden ayırabilmek demektir. Bu özellik, ancak bu basamaklar gerçekleşiyorsa ortaya çıkabilir.

İnsana ait en önemli duygulanım olan hayret, kaybedilmiş vaziyette.

Bu basamaklardan sonra hayret duygusu içimize doğacak. Her günkü sıradan mucizeleri görüp, daha fazlasını öğrenme isteği ile yanıp tutuşacağız.

Ama hepsinin sonunda, başta kendimize sonra bütün varlığa, bize emanet olduğu bilinci ile bilgimiz, anlayışımız ve ferasetimiz nispetinde merhamet etmemiz gerekecek.

Maalesef hep bana da söylendi;‘ ya bunlar zaten zamanında halledilmiş, sen keyfine bak’ diye. Halbuki, her şeyi baştan düşünmek, asla günah, vakit kaybı ve boş iş değildir.

Her şeyi baştan düşünmek, her birimizin insan olduğumuz için görevidir. Doğrudan ve inanıyorsanız eğer, her dinde Yaradan’ın bize emrettiği birinci vazifedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir