Sağlık

Probiyotiklerle Hastalıklara Son | Probiyotikler Hakkında Bilinmeyenler

Merhabalar Haydar bey,

Merhaba, hoşgeldiniz.

Siz probiyotik konusunda bir üreticisiniz değil mi?

Probiyotik ürünler üreticisi diyebilir miyiz size?

Araştırmacı ve üretici.

“Araştırmacı ve üretici, bununla ilgili konuşacağız.

Merak ettiğimiz çok şey var.

Ve bilgi birikiminizden yararlanmak istiyoruz bununla ilgili. Aslında en çok sormak istediğim, siz bu işe nasıl girdiniz? Baktım, Yıldız Üniversitesi İnşaat Fakültesi mezunusunuz.

Kendinizden söz eder misiniz önce? Uzun yıllar aslında insan kaynakları yöneticiliği yaptım.

Bunun yanında, bu bize hep bir-iki numara ufak geldiğinden dolayı, Firmaların yönetim kurullarında veya daha stratejik konularda görevler aldım.

Dolayısıyla hep firmaları dönüştürücü veya onları büyütücü stratejiler peşinde koştum.

Yönetim Danışmanlığı, Eğitim danışmanlığı yaptım. Sonra bu arayışlar içinde, bir gıda firmasını alıp büyütme, bir “Mor İnek” hikayesi yaratma fikri kafamda oluşmuştu.

Hep vardır ya idealist insanlarda.

Tesadüfen karşıma bir Ezine peynircisi çıktı.

Yönetim Danışmanlığına başladım, firmayı büyütmek amacıyla girip. Tabi, çok küçük bir firma

büyüyebilmesi de çok kolay değildi ezine peyniriyle. Orada yeni bir ürün yapma kararı aldık.

Dedik ki Türkiye’de ilk ve tek olacak bir ürünle ancak büyüyebiliriz.

“Kefir”i o zaman yaptım.

Türkiye’deki ilk probiyotik içecekti, endüstriyel olarak üretilmiş içecek, probiyotik kelimesini ilk defa 2002-2003 yılında biz kullanmaya başladık.

Probiyotikle prebiyotik farklıymış meğerse,

Probiyotiklerle Hastalıklara Son | Probiyotikler Hakkında Bilinmeyenler

Farkı şöyle anlatayım ben size,

Probiyotikler canlı bakteriler, ama yararlı canlı bakteriler

İnsan vücudunda çok önemli bir şekilde bizim bağışıklık sistemimizin kurucusu.

Probiyotik mi? -Probiyotikler, canlı bakteriler

Prebiyotikler ise lifler, aslında karbonhidrat ama dirençli karbonhidrat.

“Probiyotikler nerede var”, dediğiniz zaman, dünyanın kuruluşunda var.

Doğada var yani probiyotik.

Onlar dünyanın kuruluşundan itibaren varlar.

İnsan ilk probiyotik ürünü nereden alıyor dediğinizde,

Annenin doğum kanalından alır.

Orada özel tam doğum esnasında bir sıvı ve prebiyotikler var.

Onlarla ilk bağırsak florası oturuyor.

Sonra annesinin memesinden alıyor. Anne sütünden alıyor ve devamında anne sütünden almaya devam ediyor probiyotikleri.

Daha sonra fermente ürünlerden devam ediyor.

Eğer antibiyotik kullanmıyorsa, 4 yaşına kadar böyle bir beslenmeyle, mikrobiyota dediğimiz form mikrobiyota, yani mikrobiyotanın temeli, tamamen bağırsaklarda atılmış oluyor.

Prebiyotik probiyotik, ilk 1900’lü yıllarda mı keşfedilmiş?

Evet, insanlığın aslında baktığımız zaman, hastalıkların mikroplardan meydana geldiğini tahmin ediyorlar.

Mesela bunu ilk tahmin edenlerden birisi Hipokrat’tır. Atina’da veba salgını olduğu zaman 560 yıllarında, kos adasından çıkıyor, Atina’ya gidiyor, bakıyor vebadan binlerce insan ölüyor.

Bir bakıyor ki bazı insanlar ayakta ve insanların arasında dolaşıyorlar.

Soruyor, “ne oldu, nasılsın” diyor.

“Ben vebaya yakalandım ama iyileştim” diyor.

“Nasıl vebalı insanların arasında dolaşıyorsun ve bulaşmıyor” diyor.

Bir inceliyor ki çok iyi besleniyor.

“Yediklerimiz ilacımız, ilacımız yediklerimiz olsun”

Eğer iyi beslenme olabilirse, bağırsaklarımızı iyi beslersek, hastalıklara karşı dirençli olabiliriz.

Bu arada şunu sorayım; yoğurt probiyotik mi, değil mi? yani bizim normal yaptığımız yoğurt.

Bu konuda dünya probiyotik otoriteleri keşfettikleri yararlı bakteriler üzerinde bir sınıflama yapıyorlar.

Diyorlar ki, bazı yararlı bakteriler var, fermantasyonda çok önemli işler yapıyorlar.

Mesela bir besini alıp değiştirip dönüştürüyorlar, onu çok yararlı bir konuma getiriyorlar.

Ama bunların önemli olan, mide asidini ve safra tuzlarını geçerek, bağırsakların son noktasına kadar canlı ulaşması, orada dokulara tutunarak kolonize olması.

Her yararlı bakteri bu anlamda gidemiyor.

Çoğalmak mı demek kolonize olmak?

Tutunmak, canlı bir yaşam kolonisi oluşturmak orada, çoğalıyorlar orada aynı zamanda, ikamet ediyorlar artık, oraya yerleşiyorlar.

Buradaki ayrım noktamız, benim okuduklarımdan da anladığım kadarıyla,

Mide asidini geçebilen ve kalın bağırsağa kadar ulaşabilene, -son noktasına kadar ulaşabilen, probiyotik diyorsunuz.

Ulaşamayanlar da var, -Yararlı bakteriler,

Onlar da prebiyotik mi?

Hayır yararlı bakteri diyelim ona.

Ama bütün amaç aslında kalın bağırsağa kadar ulaştırabilmek.

Ulaşırsa vücudumuz daha sağlıklı oluyor. Tabi sadece bağırsaklar olarak bakmayalım, vücudun bütün giriş noktalarında, ağzımızda, burnumuzda, boğazımızda, kadınların özellikle vajinalarında bunların mutlaka yerleşmeleri ve kolonize olmaları lazım.

Vücudumuza tüm giren herşeyi tanıyorlar,

Ayırt ediyorlar, tasnifliyorlar, sonra bunları bilgisayara kaydediyorlar.

Nerede bu bilgisayar? Bağırsağımızda.

Çünkü ikinci beyin deniyor ya, -Evet, tam da onu söyleyeceğim.

Bağırsakların tam ortasında Peyer Plakaları diye özel bir plaka var.

Meynimizde nasıl hafıza hücreleri varsa, bunlara M hücreleri diyoruz, hafıza hücreleri diyoruz, aynısı bağırsaklarda var.

Probiyotikler bu öğrendikleri tüm bilgileri, yararlı-zararlı, vücuda giren herşeyi, gıda maddesi veya zehirli madde veya kimyasal, hepsini tanıyorlar ve buraya kaydediyorlar.

Fakat işin ilginç tarafı nedir biliyor musunuz? Eğer biz, antibiyotiklerle, zehirli kimyasallarla, ve katkı koruyucu adı altındaki diğer kimyasallarla vücudumuzu doldurursak, bağırsaklarımızdaki probiyotikleri öldürüyoruz, yok ediyoruz.

O zaman bu bilgiler buraya kaydedilmiyor.

Bu bilgiler antikorlara doğru gitmiyor.

Fagosit hücrelere doğru bir şekilde gitmiyor.

Vücutta mikrop ve virüsler var.

Antikorlar ne yapıyorlar,

Tanıyamadıkları için, doğru bilgi gelmediği için, karşısına çıkanı tanıyamadığı için, şaşırıyor.

En iyisi ben bunu öldüreyim diyor, gidiyor, üzerine çullanıyor.

Onu yok etmeye çalışıyor.

Ama baktığınızda yok ettiği maalesef mikrop ve virüs değil.

Ve oto immün hastalıkları ortaya çıkıyor.

Şimdi buna ne diyorlar; “Bağışıklık sistemi kendine saldırmaya başladı”

Ben de diyorum ki, iddia ediyorum; probiyotikler olmazsa, koruyucu olarak, bağışıklık sistemini doğru tanımlamış olmayız.

Antikorlar sadece emirleri yerine getiren askerler, onların generalleriyse probiyotikler.

Böyle bir savaş var bizim vücudumuzda.

Dolayısıyla, bukadar çok stratejik, bu kadar çok hayati, bu kadar çok önemli probiyotikler.

Olmazsa olmaz, onlar yok olursa biz de yok oluruz.

Ne zaman başladınız siz bu işe?

Yani kendi işinizi kurmaya?

15 yıllık araştırmalar, okumalar, ve sürekli incelemeler, dünyadaki gelişmeleri izlemelerle

oldu bu, 15 yılın sonunda 5-6 yıl önce başladı.

Zaten bizim de dünyadaki gelişmelerle at başıymış yaptığımız çalışmalar.

Mesela dünyada en önemli araştırmalardan 2 tanesi var;

Birisi “Genom projesi” diğeri “Mikrobiom projesi”

Bunlardan da biraz bahsedeyim;

Genom projesi 1996 yılında başladı,

insan DNA’sını çözmeyle ilgili.

Şöyle düşünüyorlardı; “Bütün hastalıklar genetik.”

“Eğer genleri çözersek hastalıkların da kaynağını çözmüş oluruz.”

Bir bakıyolar ki hastalıkların kökü genetik değilmiş.

Profesöre basın toplantısında soruyorlar;

“Memnun musunuz yaptığınız Genom projesinden, insan DNA’sını çözdünüz?”

“Hayır, hayal kırıklığına uğradık” diyor.

“Ama çok sevinçliyiz, yeni bir çalışmaya başlıyoruz” diyor.

“O da Mikrobiom projesi” diyor.

“Bağırsaklardadır baktığımız zaman hastalıkların kaynağı” diyor.

Tekrar başlıyorlar çalışmalara, 2014 yılına geldiğinde bu çalışmalar bitiyor ve “2. beyin” gibi, “Mikrobiom” gibi kelimeleri daha çok duymaya başlıyoruz.

Daha çok yeni aslında. -Evet baktığımızda öyle.

Elbette fermente geleneksel ürünleri biliyorduk biz.

Çok ilginç birşey var orada,

Türkler göçebe halde Orta Asya’da yaşayan topluluklarken, yanlarında atlar ve keçiler var.

Onların sütlerini alarak içmek istiyorlar.

Sütü içiyorlar, müthiş bir gaz ve şişkinlik, sindiremiyorlar.

Çünkü bizim atalarımızda genetik olarak “laktoz intoleransı” var.

Yani Laktaz enzimi yok bizde.

İyi ki atalarımızın Laktoz intoleransı varmış.

Bu içemedikleri sütü şirdan tulumlara koyuyorlar.

Bir müddet sonra bakıyorlar ki bunlar pıhtılaşıyor, ekşiyor.

Alıp yiyorlar, gaz yok, şişkinlik yok.

Yani süt olarak içtiklerinde olan şişkinlik ve gaz, ekşiyen sütte(pıhtılaşmış sütte) olmuyor.

Kımız’ı buluyorlar önce, sonra Kefir, sonra Yoğurt, sonra Peynir, bundan sonra bu mayalarla birlikte gelişiyor.

Baktığımız zaman çeşitli hurafeler var bazen, çam kozalağından, karınca yumurtasından, nohuttan falan yoğurt, bunların hiçbirisi doğru değil.

Ben 5 yıldan beri bu araştırmalarımı sosyal medyada yaymaya çalışıyorum.

Gruplar kuruyorum, yazılarımı, dünyada olan tüm araştırmaları burada insanlara ulaştırmaya çalışıyorum ki, sosyal medya en iyi ulaşım aracı.

Sosyal medyada çok güçlü bir grubunuz var yani,

Bir grup 250 bin kişilik, diğeri de 120 bin kişilik,

Toplam organik olarak baktığımızda 1 milyon kişiye ulaşabiliyoruz.

Çok güzel -Bir taraftan da probiyotiklerin evlerde maya olarak formlanarak, evlerde probiyotik yoğurtlar, kefirler, kımızlar, turşular, sirkeler, ekşi mayalı ekmekler yapılmasıyla ilgili bir girişim başlattık.

Bunu biraz daha genişlettik.

Önceden probiyotikleri yurt dışından alırken artık Türkiye’de yerli olarak üreten stratejik ortaklarımız var.

Onlarla birlikte yapıyoruz.

Yerli coğrafi floradan üretilmiş, yerli ırk olan probiyotiklerle, mayalarımızı oluşturuyoruz ve bunların çeşitlerini çoğaltıyoruz.

İstiyoruz ki insanlar marketteki önüne sunulan, içinde katkılı koruyucular olan ve endüstriyel işlemlerle doğallığı bozulmuş olan fermente gıdalar yerine, kendileri güvendikleri, katkı koruyucu olmayan, ve hiçbir şekilde doğallığını bozmayacak yöntemlerle kendi fermente ürünlerini üretsinler ve probiyotik fermente ürünler olsun bunlar.

Elbette fermente ürünlerimiz var bizim, yoğurdumuz var, gelen tarhanamız var, turşumuz var ama diyoruz ki bunları standart ve zengin bir içerikten, probiyotik fermente gıdalara dönüştürelim.

Hiç hastalanmayacağız, hastalıklara karşı dirençli olacağız.

Sindirim sistemimiz mükemmel hale gelecek, yani yediklerimizi sindirilebilir ve emilebilir hale getireceğiz.

Bazen, siz de duymuşsunuzdur,

“Ne yersen osun” diye bir cümle çok yerleşiyor şimdi Türkiye’de

Hayır!

Neyi sindirebiliyorsak, neyi emilim yapıyorsak odur.

Yiyoruz yiyoruz ama birşeyi sindiremiyorsak o bize yaramıyor.

O zaman kişiden kişiye değişir mi diyorsunuz?

Hayır, sindirim sistemini düzeltmemiz lazım.

Kimsenin görmediği birşey var, sindirim sistemimiz bozuk.

Biz midemizi çöplük gibi gördük, bağırsaklarımızı boru gibi gördük.

Ama orada büyük bir canlı yaşamın olduğuna yeniden başka bir bakış açısıyla bakmamız gerekiyor.

İnce ve kalınbağırsakta olan o canlı yeniden öğrenmemiz gerekiyor.

Toz şeklinde probiyotik satıyorsunuz.

Bunları insanlar yiyecekleri yemeklerin içine koyduklarında daha rutin, normal, sağlıklı beslenmeye katkıda bulunacağını vadediyorsunuz değil mi?

Evet

İnsan vücudu bir mucize, bedenimizi biz tanımıyoruz.

Hep bedenimize dışarılardan müdahale etmeye çalışıyoruz.

İlaç dünyasının da bize yaklaşımı budur.

“Senin bedenin, fabrika ayarın bozuldu, gel buraya dışarıdan müdahale edelim.”

Biz de diyoruz ki hayır, bozulmuşsa içeriden müdahale etmek lazım.

O zaman bu sistemi bozan şeyleri tespit etmemiz lazım.

Bozulan şeyse bizim bağırsaklarımızdaki probiyotikler.

Yani mikrobiyotanın kurucusu, bağışıklık sisteminin kurucusu ve koruyucusu probiyotikler yok olunca, bütün sistem bozuluyor, diğer organlar da bozuluyor.

O zaman beslenmemizi doğru yapmamız lazım.

Hangi besin maddelerini tüketmemiz gerektiği konusunda, hangilerinde fermente ürünler daha fazla var.

Hangilerinde probiyotikler var onlara bakmamız lazım.

Bu bir ilaç değil, -Kesinlikle

Normal günlük beslenmemiz gereken doğru ve akıllı beslenmemiz gereken bir tercih.

Aslında olması gereken, mesela bütün süt ürünleri probiyotik olmalı.

Probiyotik yoğurt, peynir, tereyağ, ve içine hiç bir katkı koymadan bunlar koruyucu bir şekilde

kendilerini uzun bir süre saklayabilirler.

İkincisi, çocuklarımız, bebeklerimiz, probiyotiklerle beslenebilmeli.

Mesela UHT süt dağıtılıyor bugün her yerde, çocuklara dağıttırıyoruz.

UHT süt ölü bir süttür. yüksek sıcaklıkta kaynatılmış, ve yüksek basınçla homojenize edilmiş süt.

Ne demek; 160 derecede kaynatılmış bir sütte, ne protein, ne diğer değerler kalır, hiçbir şey kalmaz.

Sütün zaten insan biyolojisine zararlı olduğu hakkında birtakım görüşler var.

Kesinlikle katılmıyorum.

O bütün maniplasyon bilgilerin arkasında GDO’lu soya lobisi var.

Sütü ve eti bize bütün hastalıkların kaynağı olarak göstermek istiyorlar.

Türkiye’deki en büyük hastalık nedir biliyor musunuz? Kısırlık,

Kısırlık başladı, ama siz bunu görmüyorsunuz.

Neyi görüyorsunuz; “Tüp bebek” var

Tüp bebek mucizeleri…

Medya tüp bebekleri gösteriyor.

Ama diğer taraftan neden tüp bebeğe gereksinim duyulduğunu, neden kısırlığın oluştuğunu kimse anlatmıyor.

İşte bu zehirlerle oldu bunlar.

Bu endüstriyel işlem görmüş gıdalarla oldu bunlar…

Ürettiğiniz şeylerle ilgili, bize ne söylemek istersiniz?

Ne yapmalıyız, nasıl tüketmeliyiz?

Probiyotikler ilaç değil, ilaç gibi algısıyla da görülmemeli.

Bir ilaca baktığınız zaman yan etkileri var, dozu var.

Fazla aldığımız zaman başka bir hastalığa yol açıyor.

Aslında hastaya göre ilaç verilirken ilaca göre hastalık ortaya çıkıyor.

Baktığımızda probiyotikler böyle değil.

Probiyotikler fazla alındığında hiç bir şekilde ne dozu, ne de yan etkisi olmadığından dolayı size zarar vermez.

Bir de probiyotiklere diyorlar ki, “onlar nereye gideceklerini bilmez.”

Hayır, bizden çok iyi biliyorlar.

Bizim vücudumuzu onlar çok daha iyi tanıyorlar.

Eğer ki biz, beslenmemizde probiyotikleri yanımıza alırsak, bir kere sindirim sistemimiz mükemmel hale gelecek.

Hatta yapabilirsek, yediğimiz ürünlerin büyük bir çoğunluğunu fermente probiyotik hale getirelim.

Biz eğer yoğurt yediğimiz zaman, sütün değişmiş halidir yoğurt, fermente olmuş halidir, bunu aldığımızda çok kolay şekilde sindirebiliyoruz, çok kolay şekilde emilim yapabiliyoruz ve tamamen içindek herşeyden yararlanıyoruz.

O zaman ne kadar çok fermente ürün tüketirsek, midemizde mükemmel bir (%99,9) sindirim yapmış oluyoruz.

Doğal gıdayla beslenmiyorsam, sırf probiyotik takviyesi alıyorsam, sağlıklı beslenmiş oluyor muyum, olmuyorum.

Tabi, mesela hastalandım diye hemen antibiyotik tüketirseniz, veya içinde kimyasal zehirler olan diğer ilaçları tüketirseniz, anti mantar ilaçları tüketirseniz -kola içiyorsam bol bol, zaten endüstriyel işlemler görmüş, doğallığı bozulmuş, ve aynı zamanda adına katkı, koruyucu, renklendirici, aroma verici, dediğimiz herşey kimyasal, bunları aldığınız zaman probiyotiklerin bütün etkinliklerini yok ediyorsunuz.

Yani o zaman biz doğru besleneceğiz, üzerine de probiyotik katkısı alırsak…

Ben daha çok, elbette probiyotik takviyeler kullanılabilir,

ama probiyotik fermente gıdaları daha çok öneriyorum.

Probiyotik yoğurt, turşu, ekşi mayalı ekmek, tarhana gibi probiyotik meyve suyu, peynir gibi, artık aktifleşmiş, çoğalmış ve yanına bir sürü diğer silahlarla kuşanmış, probiyotikleri alalım ki, onları gönderelim mide ve bağırsaklarımıza, orada patojenlere karşı hazır savaşlarımız olsun.

Turşuda sirkeye karşısınız?

Tabi

Onu anlayamadım ben, neden?

Sirkeye baktığımız zaman bünyesinde asedik asit vardır.

Turşu yapacaksanız, normal, sebzelerin üzerinde varsa eğer, kimyasal ilaçsızsa orada mantar mayalar vardır, yararlı probiyotikler vardır, tuza da dayanıklıdır bunlar, fermantasyonu başlatırlar ve orada çoğalırlar, siz de oradan probiyotikleri elde edersiniz. ama sirke katarsanız elde edemezsiniz.

Kaç çeşit ürününüz var?

Yüze yaklaşıyor.

Ben idealist bir insanım, benim herşeyim var.

Ben sadece Türkiye’deki insanların bağışıklık sistemini güçlendirmek için, probiyotikleri anlatıyorum ve yararlanmamızı sağlıyorum hem de trilyonlarca…

Çünkü insanların bağışıklık sistemi antibiyotikten dolayı çökmüş durumda, bundan sonraki nesillerin geleceği karanlık durumda.

Çok kolay hastalanabilen, astım ve alerji ilaçlarıyla büyüyen bir nesil olduk.

O zaman ne gerekiyor, bu ülkeye iyilik yapacaksak, bu insanların bağışıklık sistemini güçlendirmek lazım.

Ben de probiyotiklerle bunun olabileceğine inanıyorum.

Onun için de var gücümle çalışıyorum.

Büyük bir şeye doğru gidiyoruz eğer ki probiyotikleri tercih etmezsek, büyük bir kıskacın, girdabın içine giriyoruz.

Çok kolay hastalanabilen, çok ilaç kullanan, hastalıktan yakası kurtulmayan, mutsuz, depresif…

Tüm bunların sebebi bağırsaklar.

Bağırsaklar mutlu değilse biz de mutlu değiliz.

En çok satılan ürününüz ne?

5 sene önce yola çıktığımızda probiyotik ismi çok fazla bilinmiyordu

Probiyotik yoğurt diye ilk ürünümüz vardı.

Öyle koyduk, daha sonra bunların isimlerini çeşitlendirdik ve patentledik.

En çok prebiyotiği görünce “Probiyotik yoğurt” daha çok satılıyor

En çok bakteri olduğu için de (bir trilyon) Süpermix’e karşı ilgi var.

Peki sizce çok değerli olan, ama

Daha henüz kefedilmemiş ürününüz ne? -Kımız

Kımız mı? -Daha anlatamadım Türkiye’de kımızı.

Kımız kefir gibi

At sütü değil mi kımız?

Hayır

Maalesef böyle biliniyor,

Türkiye’de iki tane kelime biliniyor, Kımız denince biri at sütü, diğeri içki deniyor.

Kımız kefirden önce bulunan, ilk fermente probiyotik içecektir.

Bugün Orta Asya ülkelerinde 30’a yakın sanatoryumda,

Akciğer ve karaciğer hastalıklarında kımız tedavisi uygulanmaktadır.

Tüberküloz, astım, alerji,

zatürre, bronşitte kımızla tedaviler vardır.

Kımız çok değerli birşeydir ama bir türlü

Türkiye’de bunu anlatabilecek ortam yakalayamadım.

Siz ne satıyorsunuz onunla ilgili?

Kımız mayası var

Aynı kefir mayası gibi

Yani biz evde kımız mayalayabiliriz? -Evet

Probiyotiklerle ilgili bir anınız var mı bize anlatacağınız?-Var

Bir gün telefon çaldı

“Haydar Yılmaz sen misin?” dedi -“Evet benim” dedim

“Sen kimsin Haydar Yılmaz!” dedi

“Sen kimsin!” dedi.

(Bir) kadındı, şaşırdım.

Sonra kendi hikayesini anlattı.

“Ben uluslararası firmanın Ceo’suyum” Ve 27 yıldan beri kabızım.

Nasıl? -Kabız

Kullanmadığım ilaç kalmadı (…)

Lağmanlar, laktasif ilaçlar,

Seyahat ediyorum, uçağın kabininde lağman yapıyorum

Toplantıya gireceğim, karın ağrısı, gidiyorum lağman yapıyorum.

Otele gidiyorum, ağrıdan uyuyamıyorum, lağman yapıyorum

Ben diyor, delik deşik oldum.

Ve buna harcadığım paralar, boğazda bir yalı parası.

O kadar para harcadım, ilaçlara, tedavilere, doktorlara, hastanelere, o kadar para harcadım.

…. Hastanesinde tedavi oluyor,

Oradaki Doktor diyor ki, “bir dakika, Haydar beyin bir şeyi var, iddialı bir kombiotik yoğurt mayası var,” “bunu kullanın” , “Tamam, ben evde yoğurt yaparım” diyor(bayan)

Alıyor, evde yoğurt yapıyor, 1 hafta (geçiyor)

“Ben yavaş yavaş normal tuvalete gitmeye başladım” diyor.

Acaba tesadüf mü bu diyerek ikinci haftayı da bekliyor.

İkinci hafta oluyor, ama hergün dışkısını yapıyor.

Hiç lağman falan da yapmıyor, lağman seti orada duruyor.

Ne oldu bana diyor, Aaa ben kombiyotik yoğurt yaptım diyor

Sonra “Şu adamın bana telefonunu verir misiniz” diyor ve sonra beni arıyor

“Haydar Yılmaz sen kimsin ya” diyor.

“Yani ben kronik kabızlıktan bu kadar sene ilaçlar, bu kadar hastaneler, doktorlar, tedaviler uygulandı.

Bununla mı çözecektim, yani 3 liraya mı çözülecek bu iş” diyor…

Söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?

Probiyotik ve prebiyotiklerle beslenmenin geleceği nokta “kişiye özel” noktası gelecek.

Ülkede metagenomik testler ne kadar çoğalırsa, mikrobiyota kimliğimiz ortaya çıkarsa her kişi olarak, nüfus kağıdımız gibi cebimizde mikrobiyota kimliğimiz olacak.

Belki bunu her ay dışkı analizlerimizle yapacağız.

Hiç hangi ilacı kullanayım, hangi probiyotiği kullanayım bile demeyeceğiz.

Bize miktobiyotik kimliğimiz ne işaret ediyorsa onları kullanacağız.

Hani deriz ya, Ortaçağ’da matbaayı kaçırdık, bilimsel teknolojik devrimleri kaçırdık,

Gelin, probiyotik devrimi kaçırmayalım.

Benim söylemek istediğim o.

  1. yüzyıl kimyasal gübrelerin, kimyasal zehirlerin, cüce buğdayların yüzyılıydı.
  2. yüzyıl, Probiyotiklerin yüzyılı olacak.
  3. yüzyıl antibiyotiklerin yüzyılıydı, bunu söylemeyi unuttum.
  4. yüzyıl, Probiyotiklerin yüzyılı olacak, gelin buna çaba sarfedelim.

İnsanlığın kurtuluşu olacak -Aynen

Probiyotiğin okulu var mı? -Yok

Probiyotik bakteri üreten 20 firma var.

Biyogenetik firmaları var yeni probiyotikleri keşfediyorlar.

Bir de tek tek araştırmacılar var, klinik analizler yapıyorlar.

Mesela probiyotiği alıyor, kabızlıkta kullanıyor, kanserde kullanıyor.

Bunlar başladı, özellikle Amerika’da çok daha fazla var.

Bir de kendilerinin yaptığı çalıştaylar var.

Mesela 100 yıl önce ELIE METCHNIKOFF’a

1908 yılında Nobel Tıp ödülü verilmesiyle başlayan probiyotik serüveni,

2004 yılında Probiyotik Çalıştay’ı toplanıyor, dünyada ilk defa.

100 yıldan sonra. “Ne yaptık biz” diyorlar, “dünyada ne oldu”

Bir bakıyorlar ki 1500 tane çalışma var,

1500 çalışmanın %90’ı 1900’lü yıllarda.

Bir daha “hadi çalışalım” diyorlar, 4 sene sonra bir araya geldiklerinde

15 bin tane çalışma yapıyorlar ve herkes haırl harıl çalışıyor.

Bir de tabi bakış açısı çok önemli, yani probiyotiklere inanıyorsam, mikrobiyolojiye inanıyorsam, bununla ilgili araştırma yapacağım diyen insanlar çıkıyor.

Firmalar da çıkabiliyor tabi, dünyanın geleceği bunda diyorlar, buna yatırım yapıyorlar, bunlardan birisi de Bill Gates.

O da yatırım yapıyor, Google yatırım yapıyor.

Onlar da mikrobiyolojiye, biyogenetik çalışmalarına büyük paralar harcıyorlar.

Yani dediğiniz gibi, 21. yy probiyotik yüzyılı olacak.

Çok teşekkür ediyoruz bu görüşme için

Ben teşekkür ederim.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Siteyi görüntülemek için reklam engelleyicinizi kapatmanız gerekir.